Taksim Meydanı Işıklar, Kameralar ve Gece Yarısı İstanbul’u:
Bazı şehirler sadece gündüzleri yaşar. İstanbul ise gündüzleri başka, geceleri daha da bir başka yaşıyor. Geçtiğimiz kış, saatler tam 21.00’i gösterdiğinde, elimizde telefonlar ve önümüzde uykusuz bir İstanbul gecesiyle Taksim Meydanı’ndan yola çıktık.
Yanımda en az bu rota kadar iyi bildiğim, her kahrımı çeken o yol arkadaşım… Amacımız hem uzun zamandır ertelediğimiz o derin “erkek muhabbeti” seansını gerçekleştirmek hem de gecenin puslu, ıslak ve ışıl ışıl İstanbul’unu kadrajımıza almaktı.
Kış mevsimiydi, hava buz gibi ve yağışlıydı ama bu şehir sanki hiç uyumuyordu. İstiklal Caddesi gece yarısına doğru akıp giden hayat yürüyüşümüz, Taksim Meydanı’nın o bitmek bilmeyen gece hareketliliğiyle başladı.
İstiklal Caddesi’ne adım attığımızda, yağmur damlaları caddenin tarihi taşlarında adeta birer ayna oluşturmuş, dükkanların neon ışıklarını yere yansıtıyordu. Telefonları çıkarıp o parıltıları fotoğraflamak, videoya almak inanılmaz keyifliydi. Tabii ki tarihi tramvayı da. Gecenin o saatinde bile caddede akan o insan selinin arasından sallana sallana, acele etmeden yürüdük. Erkek muhabbetinden girdik, iş güçten çıktık, “Bu yaşta ne ara bu kadar dert sahibi olduk?” diye birbirimize takılarak İstiklal’i adımladık.

Galata: Işıl Işıl Bir Kule ve Canlı Sokaklar
Tünel’i geçip Galata’nın o dar, yokuşlu sokaklarına saptığımızda bizi bambaşka bir atmosfer karşıladı. Ve sonra, kafamızı kaldırdığımızda o belirdi: Galata Kulesi. Gece ışıklandırmasıyla karanlığın içinde adeta parıldıyordu. Yağmura ve soğuğa inat, kulenin hemen altındaki Viyana Kahvesi hıncahınç doluydu. Dışarıdaki masalarda oturan insanlar, kahvelerini yudumlayıp kuleyi izleyenler, bizim gibi durmadan fotoğraf ve video çekenler…

İstanbul’un o kozmopolit, canlı ve uykusuz enerjisi tam olarak oradaydı. Biz de o kalabalığın ritmine kapılıp kulenin gölgesinde durduk, hem vizörümüzden o anı yakaladık hem de hayata dair en derin dertleşmelerimizi tam da o ışıkların altında yaptık.
Karaköy Köprüsü: Arabesk Ezgiler ve Yanan Ateşler
Galata’nın yokuşlarından aşağıya süzülüp Karaköy’e ulaştığımızda, saat çoktan gece yarısını geçmişti. İlk önce meşhur Karaköy Güllüoğlu’nda tatlılarımızı yedik. Ancak, asıl büyü Galata Köprüsü’ne adım attığımızda başladı. Gece saat 1-2 sularıydı, yağış devam ediyordu ve köprü çevresi hâlâ capcanlıydı. Köprünün üzerinde yan yana dizilmiş, hırçın boğaza oltalarını sallayan balıkçılar; ısınmak için teneke kutularda yakılmış küçük ateşler…

Ateşin sıcaklığı yüzümüze vururken, uzaktaki balıkçı tezgahlarından ya da eski bir radyodan yükselen o yanık arabesk müzik sesi gecenin karanlığına karışıyordu. Bir tarafta ışıl ışıl parlayan Süleymaniye ve Yeni Camii silüeti, denizin üzerinde titreyen şehir ışıkları, diğer tarafta hayatın tam içinden o insan manzaraları…

Kadrajımız için bundan daha iyi bir malzeme olamazdı. Boğazın o sert, soğuk rüzgarını ciğerlerimize çekip derin bir nefes aldık. Dertler de muhabbet gibi demlenmişti artık.
Dönüş Yolu: Sessizleşen Şehre Veda
Gece 2.00’ye doğru dönüşe geçtik. Geldiğimiz rotayı bu kez tersten, yokuşları tırmanarak yürüyecektik. Galata Kulesi’nin yanından tekrar geçerken Viyana Kahvesi’nde hâlâ oturanları gördük; bu şehir sahiden uyumayı reddediyordu. Sanki gelirken hiç fotoğraf ve video çekmemiş gibi yenilerini çekmeye devam ettik.
Daha sonra, sohbet ede ede, çektiğimiz videoları birbirimize gösterip, gülüşerek Taksim Meydanı’na geri döndük. Sonrası ise caddenin tenhalaşmaya başlayan sessizliğinde aracımıza geçtik.

Dışarıdan bakan biri için sadece ıslak, üşütücü ve yorucu bir kış gecesi yürüyüşüydü belki. Ancak bizim için; hayatın yükünü paylaştığımız, İstanbul’un gece yarısı melankolisini vizörümüzden izlediğimiz ve dostluğun sıcaklığıyla ısınan unutulmaz bir kış hatırası olarak hafızamıza kazındı.
Kar Yağışı yazısına göz atmak isterseniz, linke tıklayabilirsiniz.



